Profesyonel aşçı değilim evimin aşçısıyım

Alp_3

Bir dönem podyumların aranan isimlerinden biri olan ve on yıl önce bu mesleği bırakan Gizem Özdilli, şu sıralar günlerini evde ya da kütüphanede ikinci yemek kitabı için araştırma yaparak geçiriyor. İlk kitabıyla birçok ödül alan Özdilli “Ben profesyonel aşçı değilim, evimin aşçısıyım” diyor.

İkinci kitap yolda mı?
Bitirmek üzereyim. Birinci kitaptan hiç beklemediğim bir geri dönüşüm oldu. Ödül alınca haliyle ikinci kitabı çıkarmaya cesaret edemiyorum. “Allah’ım ne yapacağım?” diyerek eksiklerimi tamamlamaya çalışıyorum. Birtakım kaynaklara yer vereceğim. Osmanlı baharatlarını araştırıyorum.

Yemek programı yapacak mısınız?
Çok istiyorum. Birçok kanal ve yapımcıyla görüştüm. İl il, ev ev gezip ağız şapırdatarak yapılan programlar bana göre değil. “Ay ne güzel yaptınız, içine ne koydunuz?” gibi klasik bir yemek programı olmasını istemem. Dünya televizyonlarında da çok farklı konseptler var. Bizde ‘illeri gezelim, Ayşe teyzeyle konuşalım, bilmem ne restoranına gidelim’ durumu var. Tamam, bu da gerekli belki ama hep birbirinin aynı oluyor. Ben hem eğlendirsin hem bilgi versin biraz da şov tadında olsun da istiyorum. Televizyonların durumu da malum. Diziler kalkıyor, programlar reyting almıyor. Yapımcılar da riske girmek istemiyor ve bildikleri yoldan gitmeyi tercih ediyorlar.

Yemekle ilişkiniz sonradan mı çıktı?
Aileden geliyor. Dedemin restoranı ve fırını vardı. Çocukluktan “Soğan böyle doğranmaz, bununla şu karıştırılmaz. Bu yemek şu sürede pişer” cümleleriyle büyüdük. Bu bir avantajdı. Böyle bir ortamda büyüyünce yemek yapmak senin için normal bir hâl alıyor. Herkes iyi ve değişik yemek yapar bizim ailede.
Modelliği bıraktıktan sonra bu avantajı değerlendirmek istedim.Geri dönüşün bu kadar büyük olacağını da beklemiyordum.

Evet, ödül üzerine ödül aldınız…
Bir iş yaparken mutlaka bir bilene danışırım ama sonunda kendi bildiğimi yaparım. “Aşçı değilim sadece evimin aşçısıyım, bir bakın” diye düşünüp kitabı Türkiye Aşçılar Federasyonu’na yolladım. Kitabın tanıtımına ‘Fahri Şeflik Brövesi’yle geldiler. Kitabın tanıtımını kendim yaptım, profesyonel birileriyle çalışmadım. Çok da iyi oldu. Beş hafta da 3 bin 500 kitap tükendi. Dünyadaki bütün yemek yazarları arasında düzenlen bir yarışmaya katılmak için davet aldım. Kitabı yolladık. Üç dile çevrildi. Komite incelemesi sonucunda 167 ülke arasında yarışmaya hak kazandım. Profesyonel aşçı olmayanların katıldığı bir yarışma. Ünlüler arasında yapılıyor. Bu alandaki ilk ödülün sahibi de Frank Sinatra’ymış. Üç ay sonra Paris’e gittik. Louvre Müzesi’nde tören yapıldı. 2 bin kişilik salonda beş kişiden biri bendim. Düşünsenize Jamie Oliver bile arkamda kaldı.

BABAM ELİMDE CAN VERDİ

40 yaşındasınız. Genelde bazı şeyler 40 yaşında dank eder. Sizde böyle oldu mu? 
40 değil ama 38’imde oldu. Babamı kaybedeli 7 sene oldu. Artık enerjimi aşağı çeken ne varsa ondan uzak duruyorum. Acıklı film izlemiyorum. Türkçe müzik ya da arabesk çalan yerlere gitmiyorum. Ezik müzikler dinlemiyorum. Kimse alınmasın ama acıların kadını değilim ne yapayım. Bir derdim olduğunda elbette kafama takıyorum ama “Hayat kısa, takmamak lazım. Ölüp gideceğiz. Her şey geçip gidiyor” diyerek kendimi avutmaya çalışıyorum. Dramatik dizileri de izlemiyorum, müzik kanalı ya da komedi dizilerini tercih ediyorum. Sabahları da uyanır uyanmaz müzik kanalımı açarım, dum tıs dum tıs güne başlarım. Benim de derdim tasam var ama olsun. Bazı sorunları büyütmeyip görmezlikten geliyorum. İyi olanı çoğaltıp enerjik, güler yüzlü olmak gerekiyor. Günü iyi değerlendirelim, mümkün olduğunca pozitif olalım derdindeyim. Allah beterinden korusun ama babam elimde can verdi. Bu korkunç bir deneyimdi.

Ölüme yakından tanık olunca insanın hayata bakışı da değişiyor değil mi? 
Baba bu, hiçbir şeye benzemez. Elinizde, kolunuzda son nefesini veriyor. Babamla aramız çok iyiydi. Arkadaş gibiydik. O yüzden bu kadar çok etkilendim ama annemle babamı ayırt edemem sonuçta biri anne biri baba. Annemle de hâlâ arkadaş gibiyiz. Babamın ölümü bizi şoke etti. Grip zannettiler, ‘bağırsak iltihabı’ dediler. Gencecikti, 62 yaşındaydı öldüğünde. Sporunu yapan, 1.95 boyunda, adam bir anda gidiverdi.

Slogan ‘Derdi tasayı bırak eğlenmene bak’ olmalı aslında. Peki, bir terapist ya da yaşam koçuyla çalıştınız mı?
Kesinlikle. Güzel düşünmeye bakacaksın. Hayat güllük gülistanlık değil elbette kötü şeyler de oluyor. Mümkünse uzatmamak lazım çünkü uzattıkça uzuyor. Terapi ya da yaşam koçundan faydalanan vardır ama ben hiçbirine inanmıyorum. Terapiyi kendi kendime yapıyorum. İki gün canımı sıkacak bir şeye kafayı takayım üçüncü gün kilo veriyorum, sivilcem çıkıyor, içimden bir şey yapmak gelmiyor. Bu durumu atlatmak için sevdiğim yerlere gidip sevdiğim insanlarla bir arada oluyorum. Kendimi neşelendirmeye çalışıyorum. Komedi bir film izlerim bir bakarım ki hafiflemişim. Belki de yanlış yapıyorum, terapiste gitmem lazım ama böyle de keyfim yerinde.

Siz yolunuzu bulduysanız ayrıca bir rehbere gerek yok bence…
Ağlanması gerekiyorsa ağlanmalı, elbette üzüntümüz varken göbek atmayalım ama uzatmamak lazım. Türk halkının fanatik olma durumu var ya abartıp uzatma hali… “Başıma kötü bir şey geldi ama geçti, bu kadar uzatmak yeter” demeyi bilmeliyiz.

ESKİ SEVGİLİYİ NİYE ARAYAYIM ANTİKA BİLE SEVMEM

Şu sıralar mutlu musunuz?
Nerede mutluysam sonuna kadar sömürürüm. Sevmediğim yerde durmam, sevmediğim insanla görüşmem. Kalbinin ısınmadığı biriyle bir araya gelme” diye bir hadis de var. İstemediğin yerde olmamak çok güzel bir duygu. Maalesef politik olmayı beceremiyorum. O yüzden kayıplarım oluyor.

Hayatınızda biri var mı?
Yok. Olursa iyi olur tabii. Birkaç yıl önce ayrılık yaşadığım için bir dönem istemedim. Ama şu an biri olabilir. Çok yalnız kalınca da “Şimdi niye yalnız acaba?” diye de dedikodunu yapıyorlar. Çıkmıyor ki karşına. Eski sevgilileri arayın… Eski sevgiliyi niye arayayım antikayı bile sevmem. Demek uygun değilmişiz ki bitmiş.